Deneme

Bavul

2 dk okuma

Ahşap bir konağın zırıncıyarak açılan ihtiyar kapısından içeriye girdi. Kapının acısını umursamadan telaşla odasına çıktı. Aralık kalan kapının sesi, rüzgâr estikçe ağlamaklı iniltileri anımsatıyor ve bütün eve yayılıyordu.

İçerideki yatalak anasının hâli, kapının durumundan daha ağırdı. Onu da umursamadan odasına çıktı. Hızlı hızlı bavulunu hazırlıyordu.

Birdenbire bir sessizlik oldu.

Kapının sesi kesilmişti, anasının sesi de…

Evde oluşan hava ince bir kulak çınlamasına dönüşmüş ve zaman öylece durmuştu sanki. Elindeki bavul adeta bir alev topu gibi tüm bedenini yakmaya başlamıştı. Dizlerinin üzerine yere yığıldı. Yüreği gibi gözleri de yanmıştı, ağlayamadı.


Bu satırları bir süre önce bir ev, bir kapı, bir anne üzerinden buruk bir ayrılık hikâyesi olarak yazmıştım.

Şimdi dönüp bakınca, onun sıradan bir bavul olmadığını anlıyorum. İçinde sadece gömlek, mendil, kitap gibi şeyler değil; bir insanın izah edemediği kırgınlıkları da görüyorum.


Sultan Vahideddin Han’ın bavulu da böyle bir bavuldu belki.

Bir hükümdar bavulunu nasıl hazırlar?

Aceleyle mi?

Sükûtla mı?

Dua ederek mi?

Yoksa artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmenin ağır mahcubiyetiyle mi?

Bilmiyorum.


Bazen gitmek, yalnızca bir insanın bir yerden ayrılması değildir.

Bir kapı kapanır.Bir ananın nefesi kesilir.Bir memleket, halifesine sırtını döner.Bir şehrin ruhu, onu tek başına uğurlar.


17 Kasım 1922 sabahı İstanbul’dan ayrılan son padişahımız, o şehre bir daha dönemedi.

Yol onu Malta’ya, Hicaz’a, sonra San Remo’ya kadar götürdü. Bir Osmanlı padişahı İstanbul’a değil, Şam’ın sessiz bir haziresine defnedildi.

Bu cümleyi insan kolayca okuyup geçemiyor.


İnsanlar, gidenin ardından rahatça konuşabilir. Çünkü o artık yoktur ve kendisi hakkında söylenebilecek bütün sözleri de ardında bırakmıştır.

Kimi hüküm verir, kimi susar. Kimi “kaçtı” der, kimi “sürgün edildi”…


Sultan Vahideddin Han’ın ardından da çok söz söylendi.

Kelimeler bazen hakikati açıklamak için değil, hakikatin üzerini örtmek için kullanılır. İnsafsız bir kelimeyi bir insanın üzerine örtersiniz; ona baktığınızda sadece yakıştırdığınız yaftayı görürsünüz.

Bugün o bavula bakınca, bir insanın taşıyamadığı kadar ağır bir devri görüyorum. Bir çağın gidişini görüyorum. Bir kapının bir daha eskisi gibi kapanmayışını duyuyorum.

Belki de o hikâyedeki ana bu yüzden yatalaktı. Evladının gidişine mâni olmak istiyordu; fakat yerinden kalkamıyordu.

Şimdi, bavulun alev topuna dönüşmesini daha iyi anlıyorum. O ateş elinde değil, kalbinde yanıyordu; gözlerini de bu yüzden yakıyor, onu ağlayamayacak kadar sessiz bırakıyordu.


Bir padişahın cenazesi bile borçların, bekleyişlerin, soğuk resmî işlemlerin ve gurbetin gölgesinde sürgün kaldı. Sonra Şam’a götürüldü. Süleymaniye Tekkesi’nin sessizliğine emanet edildi.

İstanbul bir daha onu geri alamadı.

Bunu düşündüğümde, içimde eski hikâyedeki kapı yeniden açılıyor. O ihtiyar kapının sesi bütün eve, bütün tarihe, bütün dünyaya yayılıyor.

Kapının sesi kesilmişti, anasının sesi de…

O gün bir milletin sesi kesildi, bir lisan sustu.


Bugün, Sultan Vahideddin Han’ı andığımızda bize düşen, geçmişin ağır hükümlerini yeniden çoğaltmak değil; biraz olsun o hâli anlamaya çalışmak ve ecdadımızı Fâtiha ile yâd etmektir.

Hak ettiği gibi anlayamamışsak affetsin.

Yanlış hükümlerin kalabalığında yüzünü görememişsek affetsin.

Bavuluna yalnız eşyalarını değil, bir devrin bütün suskunluğunu koyduğunu geç fark etmişsek affetsin.

Selam ve dua ile.

AOA

Yazılış: 20 Ağustos 2025 · Esenköy, Yalova – Düzenleme: 24 Haziran 2026 · Tuzla, İstanbul

EdebiyatHalifeHilafetOsmanlıPadişah